My Items

I'm a title. ​Click here to edit me.

Başlangıçlara...

Başlangıçlara...

Kokteyl masasına bir sürü içecek dizilmiş. Birini kapın gelin yanıma yamacıma. Topluluğa konuşma yapmayı pek beceremem. İşin aslı bu işi çok iyi kıvıran insanların bile tavırlarını samimi bulmam, hani böyle çın çın diye bardağa vurup sustururlar herkesi de, sonra ayağa kalkıp konuşurlar. Klasik film klişesi ama var yani böyle insanlar. Özellikle bunu yapmayı sevenler var. Biraz tiyatral tavırlar da takınarak yaparlar hatta. Duygulara hitap ederler sözleriyle. Konuşurken tek tek herkesin gözüne bakıp seninleyim mesajı verirler. Heh ben bunların hiç birini yapmayacağım. Sadece yeni başlangıçlara kadeh kaldıracağım. Ve "Başlangıçlara!" diyeceğim. İlk yazıyı yazma şerefine nail oldum, biraz da bunu kutlamak için içiyorum, hepinizin sağlığına. Başlangıçlar hep zordur aslında. İlk adımı atmak bir hayli uğraştırır. İnanmazsınız belki ama bu satırların yazılmasının bile hikayesi o kadar uzun ki. Lan düdük makarnası, altı üstü bir sitede gereksiz bir yazı diyeceksin belki içinden ama... Bu sitenin de, her şeyin de bir hikayesi vardır. Sokakta yerde sürüklenen sonbahar yaprağının bile. (tamam tamam, gazetelerin kadın eklerinin köşe yazarlarına birazcık göz kırptım, bu kadar tatlış olmamalıydım.) Ne diyordum, başlangıçlar zordur. İnan doğmak bile zor oldu hepimiz için, hatırlamıyoruz belki ama az gözyaşı dökmedik be. Kendi payıma işim gereği o kadar çok başlangıç yaptım ki, bir sürü yeni insanla, bir sürü yeni ortamla... Artık başlangıç heyecanımın cıvatası kırıldı, kaportası yalama oldu falan diyordum. Değilmiş. Sen bu satırları okuyan, en az benim kadar hoş geldin, hoş geldim, hoş geldik, hoş geldiler...

Blogaj'a Hoş Geldin !

Blogaj'a Hoş Geldin !

Blogaj, birbirinden farklı bir çok konudaki blog yazılarının paylaşıldığı, biriktirildiği açık bir platformdur. Platformun amacı; gündem ile ilgili yazılarla beraber, edebiyat, sinema, müzik, spor, ekonomi ve daha nice farklı kategorideki blog yazılarını bir araya getirerek özgün ve zengin bir içerik sunmak, zamanla kaliteli blog yazar sayısını arttırmak ve büyük bir aile haline gelmek. Site, herhangi bir kar amacı gütmemektedir. Bu nedenle sitede herhangi bir reklam gösterilmeyecektir. ​ Blogaj'da yazarlar için konu kısıtlaması yoktur. Bu nedenle yazarlar dilediği konuda yazabilirler. ​ Çok katı kuralların olmadığı, özgür bir platform olmayı amaçladığımız Blogaj'da hiçbir şekilde sansür olmayacak. Elbette ırkçı, cinsiyetçi, homofobik ve nefret suçu içeren yazılara müsamaha gösterilmeyecektir, bu tarz yazılar yayından kaldırılacak. Üyenin yazarlığı iptal edilecektir. Blogaj'a üye olabilir, yazıları beğenebilir, yorum yapabilir ve bizimle iletişime geçerek blog yazarlığı da yapabilirsiniz. Herhangi bir konuda iletişim kurmak için info@blogaj.net e-posta adresimizi kullanabilirsiniz. ​ Bu yolculuğun bizi nasıl bir yere götüreceğini biz de bilmiyoruz fakat vardığımız yerin kesinlikle güzel bir yer olacağına dair de hiç şüphemiz yok. Blogaj

Dervişin Kaderi Veyahut Kederi

Dervişin Kaderi Veyahut Kederi

– Ey Derviş, onun yüreğinin kovuğuna yetmez senin sevgin. Dön, uğruna düşülecek başka yollar bul. Hem sen iyi yolcusundur, çölde deve, denizde yunus, semada kırlangıç gibisindir. Göreceğin nice diyar vardır, misafiri olacağın nice muhabbet, nice sessizlik vardır. Elbet göreceğin nice yalnızlıklar da vardır. Ama dön bu yol senin yolun değildir. Senin bile nihayetini göremeyeceğin bir yoldur bu. – Ey Pirim, sen derdin ki eğer bir şeyi kabullenirsen o senin kaderin, kabul etmezsen kederin olur diye. – Elbette öyledir. Sen umarsız bir sevdanın, aşkın dervişi olmuşsun. Bu umarsızlığı kabul edip, bu yoldan kaderim budur deyip dönmen senin hayrınadır. Kaderine boyun eğmek, yine seni kederlendirir lakin yalnız bir süreliğine. Sonra sana dinginlik verir, uslandırır, büyütür seni. Yok kabul etmezsen, düştüğün bu yol sana dertten, kederden ve yalnızlıktan başka hiçbir şey vermez. Sen adeta Sahra’da susuzluktan öleceğini bile bile su arıyorsun. – Sahra’da bir bitki vardır Pirim bilir misiniz? Görseniz çalı zannedersiniz, kupkurudur, çıtkırıldımdır, solmuştur, hiçbir hayat belirtisi göstermez üzerinde. Çöl fırtınalarında bir oraya, bir buraya savrulup, yuvarlanır. Sonra koca Sahra’ya bu bitki kurusu da nereden gelmiştir diye meraka dalarsınız. Oysa bu çölün yerlisidir o. Aslında kökü de vardır, ama tutunamamıştır çölün gevşek kumuna, ilk meltemde kopuvermiştir yerinden. İşte o ilk meltemden bu yana dolaşır böyle belki çeyrek asırdır, belki yarım asırdır belki de tam bir asırdır. Pirim siz bir ihtimalin imkansızlığını Sahra’da su aramak gibi diye ölçerken, bu biçimsiz kuru bitki, Sahra’nın sonsuzluğunda, serapların tuzaklarında bir ufak su birikintisi arar. Fakat Sahra’da da bahtlıysa yağmur üç-dört senede bir gökten düşer. Tüm umarı bu düşen yağmurun da su biriktirebildiği ufak bir çukura ulaşmaktır. Eğer ulaşırsa, o içine kapadığı kurumuş dallarını semaya doğru açmaya başlar yavaş yavaş. Dallarının içinde ilk kapandığı günden bu yana sakladığı tohumlar vardır ki eğer o tohumlar yıllarca fırtınalarda bir oraya bir buraya savrulup dururken yerinden çıkıp düşmemişse, üzerlerine sertçe gelen yağmur damlalarıyla yerinden çıkar. Ve o su birikintisinin içine düşmeye başlar tohumlar, gün içinde de suyun içine sızıp nemlendirdiği topraktan yemyeşil filizler çıkar. Bir kaç gün sonra da o filizler çiçek açar. Güneş yine kavurmaya başladığında ise bu küçük filizler, içine doğru kapanmaya başlar ve kurur. Bu bir tükeniş olarak gözükse de, dalların içinde oluşan yeni tohumlarla beraber yeni bir asırlık yolculuk başlamıştır. Bu bitkiye kaderini kabullen, düşme bu yollara demeyi kendine zül addetmez misin Pirim? Oysa bu kederli, ızdıraplı yolculuk onu var eden tek şeydir. – Ey Derviş yani diyorsun ki bu kupkuru bitki benim. – Evet. Yağmur peşine düştüğüm yâr, O ufak su birikintileri de yârin rüyası. Sahra içine düştüğüm aşk, Esen ilk meltem de bu aşka düştüğüm andır. Tohumlar içime gömdüğüm umutlarım, Güneş ise kasıp kavuran durmayan zamandır.

Galaksi Gezgini, 
Manfi Gezegeni Bilgi Notu

Galaksi Gezgini,
Manfi Gezegeni Bilgi Notu

"Kim ki bir Kavita'nın on yedi kolundan üçünü koparır, o canlı bir sonraki hayatını Gumifu olarak geçirir." Manfi gezegeni yasalarından biri tam olarak bunu söylüyor. Gezegenin canlı yaşamı oldukça çeşitlilik gösteriyor. Toplam elli altı tür var ancak içlerinden sadece beşi bildiğimize yakın bir zekaya sahip. İşte bu zeka sahibi türlerden biri de Kavitalar. İlginç bir tür. Beyinleri on yedi parçaya bölünmüş durumda ve her bir bölüm, kollarının ucunda. Dolayısıyla, eğer bir Kavita'nın üç kolunu koparırsanız o Kavita zeka engelli oluyor artık. Sınır iki kol. Gumifu ise bu gezegenin en bahtsız canlı türü. Bu hayvanlar bin yıllar boyunca hareket etmeden yaşıyorlar. Hem de devasa bir hayvan olan Jumjum'ların dışkıları içinde. Kavita kolları koparanların cezası da sonraki hayatlarını, yani binlerce yılı bok içinde hareketsiz kalarak geçirmek. Sürekli bedenlenmek ise Manfi gezegenindeki yaşamın özünü oluşturuyor. Bundan kaçmak mümkün değil. Sürekli bir dönüşüm içindeler ve bu dönüşüm öyle keyfe tabi bir dönüşüm de değil. Gezegenin bizzat kendisi dönüşümün nasıl olacağına, kimin bir sonraki yaşamında ne olacağına karar veriyor ve kontrol ediyor. Yasaları uygulayan merci de gezegenin kendisi. Siz siz olun, eğer yolunuz Manfi gezegenine düşerse sakın bir Kavita'nın kollarını koparmayın. Kaza sonucu bile olsa, cezanız değişmez ve başka bir gezegenden gelmiş olmanız da bir Gumifu'ya dönüşmenizi engellemez. Burnunuz boktan çıkmaz, benden söylemesi.

Galaksi Gezgini, DY77 Gençliğinin Galaksi Resim Sanatına Etkileri

Galaksi Gezgini, DY77 Gençliğinin Galaksi Resim Sanatına Etkileri

Sandıkları kadar büyük bir etkiye sahip değildir ancak yolunuz DY77 gezegenine düşerse bu bilgiyi kendinize saklamanız iyi olacaktır. DY77 gezegeni bu galaksideki varlığını resim sanatı ile temellendirmiştir. Hatta varlıklarının bütün galaksi için bir lütuf olduğunu ve kendileri olmazsa resmin de olmayacağını düşünürler, çünkü DY77 gezegeninin tamamı boyalardan oluşmuştur. Uzun bin yıllar boyunca çeşitli boya türleri aralarında savaşmıştır. Sonunda suluboyaların stratejik zekasının ağır basması sonucu bir barış ortamı yaratıp, galaksinin resim sanatını yönetmeye karar vermişlerdir. Ancak resim yapmakla geçen ömürleri ne yazık ki galaksinin bu yönetimden haberinin olmadığı gerçeğini anlamaya yeterli olmamaktadır. Dolayısıyla bu gezegeni ziyaret ettiğinizde galaksi barışı adına renk vermemeniz gerekmektedir. Bütün boya türlerini övün, keçeli kalemleri asla sarhoş etmeyin ve toz pastellerin de akıllarını karıştıracak varoluş tartışmalarına girmekten kaçının. Önemli not: Resimlerinden hatıra almadan gezegenden ayrılmayın.

Galaksi Gezgini, Lambalı Radyo

Galaksi Gezgini, Lambalı Radyo

Çocukken anneannemlere ne zaman gitsem, eski, lambalı radyonun başına otururdum. Çalışınca içi aydınlanırdı radyonun. İlgimi çeken de buydu sanırım. Bir de gecenin bir yarısı kendi kendine çalışması. İşte bu yüzden, "ben salonda yatmak istiyorum" diye tuttururdum. O radyonun beni beklediğini ve her yatıya geldiğimde canlandığını düşünürdüm. Haklıymışım. Sizin hiç konuşan radyonuz oldu mu? Yani tamam, bir radyo için hiç de imkansız bir özellikten söz etmiyorum, farkındayım. Radyoda zaten konuşan çok insan olur, ama radyonun dile gelip ve işin komik tarafı, yedi yaşındaki bir çocuğu muhatap kabul edip konuşması? İşte bu gerçekten çok ilginçti. Anneanneme bir keresinde "şu eski radyo seninle hiç konuştu mu?" diye sormuştum gülerek. "Evet" demişti. "Ne dedi peki?"demiştim, sanki hiç ölesiye merak etmiyormuşum gibi, "bir keresinde bana 'Semiha hanım, çok fazla televizyon izliyorsunuz ve inanın ki bu beni derinden yaralıyor' demişti" diye cevap vermişti. "Anneanne senin bu masallarına bayılıyorum" demiştim, "çok komikler." Oysa tam o anda ne diyeceğimi şaşırmıştım aslında. Dilim tutuldu sanmıştım. Bugün düşündüğümde 'yine iyi toparlamışsın o çocuk halinle' diyorum kendi kendime. Bir de keşke o gün anneanneme "ama benimle gerçekten konuştu salak radyo" deseydim. O da bana "öyle mi? ne dedi peki?" deseydi ve ben de ona "önemli bir şey değildi, sanırım kafayı yemişti anneanne, bana 'beni sakın bozmayın, atmayın. ileride bir gün bu gezegenin ilk sahipleriyle tek bağlantıyı benimle kuracaksınız' dedi" deseydim. Olmadı ama, söyleyemedim. Radyo çoktan kayboldu gitti. Dayım öğrenci evine alıp götürmüş, sonra oradan çalınmış galiba. Hep merak edip durdum ben de onca zaman, acaba çalışıyor mu hala daha? Bağlantı kurdu mu şu gezegenin ilk sahipleriyle? Hem onlar da kim ki acaba..

Haftalık Ahvalimiz

Haftalık Ahvalimiz

Turist bir çift otelden içeri girer, personel koşarak gelip onları karşılamak ister. Turistler korkuyla geriye çekilir. O sırada otel müdürü gelir ve korkmayın sör, personelimizin aşıları tamdır, der. Herkes rahat bir nefes alır. Böyle bir şey yaşanır mı bilmem ama daha önceleri şaka olarak dillendirdiğimiz bir şey gerçek oldu. Eh, hayalleri gerçekleştiremedikleri belli oldu, şimdi şakaları gerçekleştiriyorlar. Ne yapsınlar? Turizm tanıtım videosu malumunuz. Turizm personelinin aşılı olduğunu kanıtlamak için gösterilen çaba göz yaşartıyor. Tabii, o videoyu tepkilerden sonra yayından kaldırdılar. En azından… Güçlü devlet imajının böylelikle sadece dev devlet saraylarıyla sınırlı olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Bunu hem de kendi elleriyle sağladılar. Defalarca olduğu gibi. Hemen hemen her benzer olayda “başka ülkelerde de böyle” diyerek durumu mazur göstermeye çalışanlar için, turizm gelirine en az bizim kadar ihtiyacı olan Yunanistan’ın turizm tanıtım videosunu öneririm. Bakın bakalım nasılmış. Bu arada yanlış anlaşılmasın. Türkiye elbette güçlü ama o gücü kullanmak, krizlerden dimdik ayakta çıkmak başka bir meziyettir. Ayrıca mevcut sorun küresel. Bilimle, bilgiyle çözülecek bir sorun. O noktada da sorunumuz var elbette. Bir virüs var. Boyuna mutasyona uğruyor. Böyle bir virüse karşı, evrimi yok sayan bir ülkenin bilim camiası çözüm arıyor. Bazen bir doğrunuzun uçup gitmesi için sadece bir yanlış bile yeterlidir. Eğer hiç doğrunuz yoksa işte o sınavdan borçlu çıkarsınız. Ondan sonra çıkıp helallik istersiniz milletten. Öyle ya helallik istemek sosyal devletin gereğidir. Değil mi? Devlet sosyalleşiyor, halkın arasına karışıyor ve helallik istiyor. Sosyal devletten anladıkları bu olabilir mi? Olabilir. Ama işte böyle diye diye geldik bu günlere.

Hakkınızı Nasıl Öderiz?

Hakkınızı Nasıl Öderiz?

Hayatımız bazı kalıp cümlelerle dolu. Söyleyince her şey düzeliyormuş gibi, bir daha asla bozulmayacakmış gibi düzen… Son bir yılın modası olarak sağlık çalışanlarına yönelttiğimiz o şefkatli ve sözde teşekkür cümlesini ele alalım. “Hakkınızı nasıl öderiz?” “Hakkınız ödenmez.” gibi cümleler… İyi niyetli görünüyor ama bizim lafla peynir gemisi yürütme ısrarımızın da göstergesi… O yüzden görünürde iyi niyetli ama aslında “Bir şeyleri düzeltmek için kılımı kıpırdatmayacağım.” anlamına geliyor. “Hakkınız ödenmez.” değil de “Hakkınızı ödemeyeceğim.” demek bu. Oysa ki hakkını ödeyebilirsin sağlık çalışanının. Nasıl mı? Şöyle. Hak mücadelesi için meydanlara çıktıklarında, TV’de görüp ‘vatan haini’ yaftası yapıştırmayarak başlayabilirsin. Sonra meydanlarda onlarla omuz omuza durabilirsin mesela. İzin hakları ellerinden alınırken insanca çalışma şartları için onlardan yana taraf olabilirsin. Bunu yaptığında her şeyi siyaset malzemesi olarak kullanmakla suçlanacaksın, bundan da korkma. Elbette siyaset. Sorunu çözecek siyasilerin herhangi bir çözüm getirmemesini eleştirmek, işleri daha kötüye götürmelerine karşı olmak elbette ki siyaset. Artık günlük hayatımızı her anlamda işgal etmiş bu yanlışlar sarmalından kurtulmaya çalışmak elbette ki siyaset. Ya ne olacaktı? Sözün kısası… Gücün yettiğince yanlarında olabilirsin sağlık çalışanlarının. Kafanı camdan uzatıp özverileri için alkışlamak kolay. İçeriksiz, fikirsiz, suya sabuna dokunmadan hiçbir teşekkür cümlesi samimi değil. Artık sözlere değil, eylemlere bakmanın zamanı. Şöyle büyüğüz, böyle muhteşemiz, demekle öyle olunmadığını anladık mı? Anladıysak kendimizi değiştirerek gösterelim bu değişimi. Dilimize pelesenk “hakkınızı ödeyemeyiz.” cümlelerini tekrarlamak yerine, içimize dayanışma bilincini dolduralım. Dayanışma olmadan hiçbir özverinin hakkını ödeyemeyiz.

Hamakta Sallansak

Hamakta Sallansak

Çocukken ışığa uzun süre bakarsam gözlerimde ışık depolayıp karanlıkta da görebileceğimi zannederdim. Çokça da denerdim, hatta “başarılı oldum, evet gördüm!” diye triplere de girerdim. Çocukluk işte. Çocukken herkes kadar aptaldım ben de. Gerçi şimdiki çocuklar gerçekten harikalar. Kandırmak mümkün değil ama hiç onlara girmeyelim sevgili Brütüs boşver. Sahi bugün bakışların pek bir delici, hayrolsun inşallah. Neyse ne diyordum? Hah çocukken aptaldım. İnşallah bir gün büyüyeceğim ama inanıyorum. Galiba yaşlanıyorum. Öyle hissediyorum. Kendimi gözlemlemeyi severim. Peynirli gözlemeyi de severim bak. Ama rica ediyorum şu an sevdiğim şeylerin listesini yapmayacağım. Aslında genel olarak gözlem yapmayı severim de, kendim, favori laboratuvar farem olabilirim. Üzerimde çeşitli deneyler yapmayı, kendime çeşitli oyunlar oynamayı hep severim. Eskiye kıyasla hareketlerimin değiştiğini gözlemliyorum da, garip geliyor. Ben kolay kolay değişmem, hayata karşı bir bakışım var benim derdim, değilmiş. Farkettim. Bazen kafamın arkasında bedenimi yöneten farklı biri varmış gibi geliyor. Uzaktan izliyormuşum gibi bir his. Yani evet bir hayat yaşıyorum ama, bazen tamamen kopmuş bir şekilde her bir yaptığım şeyi, her bir aldığım kararı refleks olarak yapıyormuş da bunu da bir film gibi izliyormuş gibi hissediyorum. (ama çok gibi demişim be) Gibi gibi yani. Gibi gibi happy nation… (çocukken happy nation ın nakaratını “gibi gibi happy nation” diye söylerdim. Çocukken herkes kadar aptal olduğumu söylemiş miydim? Oyyy açtım bu vesileyle Ace of Base – Happy Nation dinliyorum. Rica ederim bal porsuğum, tam şu an dur ve youtube’dan aç sen de dinle. Hatta linkini de bırakabilirim. Yeni sekmede aç olur mu? Ya da dur ya! Bu sayfada aç, sonra sayfayı tekrar yükle. Yazı çok okunmuş gibi gözüksün. Malum hepimiz şark kurnazıyız, severiz böyle kurnazlıkları. Sahi memleket nereydi senin ya? Neyse ben parantezi kapatayım da harfler dökülmesin.) Bu kafamın arkasında bedenimi yöneten abi iyi niyetli, saf temiz biri gibi sanki. Gerçi Siyah Giyen Adamlar’daki ufak uzaylılar ebatında ama bence bıyığı falan var, oldukça Orta Anadolu yiğidi bir dayı. Daha çok sanki kapıcı gibi bir tip ama, çok öyle bir yetkisi de varmış gibi değil. Kesinlikle apartman yöneticiliği yapamaz. Yani ben takılıyorum, keyfime bakıyorum. Ona da ayak işlerini kaptırıyorum. Gerçi zaman zaman hayatı yakalayamıyormuşum, sanki o an orada değilmişim gibi hissettiğim de olmuyor değil ama, her şeyin bir bedeli var. Bence bu yaşlanmak diye adlandırabileceğim süreçle alakalı. Sen ey sevgili yaşı benden büyük güzel abim, canım ablam! Örgüsünü örerken göz ucuyla beni okuyan sevgili teyzem, kısıtlamadan dolayı kahvehanelere dolup taşamadığı için mecburen bloglara saran kısa Maltepe kokulu hacı emmim. Sakın ola sakın, düdük makarnası yaşın kaç başın kaç da “aman yaşlanıyorum, ahey caney, yaşlandım!” diye feryat ediyorsun deyu düşünmeyesin. Öyle düşünürsen üzülürüm, kırılırım, darılır ve biraz da dudak büzerim. Gel otur hele. Zira yaşlanmanın doğduğumuzdan beri süregelen bir şey olduğuna inanırım. İş bu sebepten keyfime bakmaya çalışırım. Hepimizin sonunun gübre olmak gerçeğini de kabullendiğim için çok da sorun ettiğim bir olgu değil aslında yaşlanmak. Hatta, benim bu yaşımı göremeden giden, tanıdığım birkaç can için de yaşıyorum mesela. Benim için yaşlanmak kavramı yaştan çok bağımsız aslında. Ben gelmek istediği noktaya geldiği için, gitmek istediği çok da bir nokta kalmaması hastalığından muzdaribim ve bu hastalık da insanı biraz erken yaşlandırıyor olabilir. Tam olarak mevzu, çocukken hayalini kurduğum adama dönüşmüş olmam. Şayet birazdan öleceksem, o an, gerçekleştiremediğim şeylerin hiç biri aklıma gelmez muhtemelen. Pek bir pişmanlık yok kesemde. Tühlü geçmiş zamanla yazılan hikayeler yok romanımı yazsam hayat olur kitabımda. Sadece çocukken herkes kadar aptaldım hepsi bu. O da çok dişe dokunur aptallıklar değil zaten. Esas sorun, yaşamak için çok ciddi hayallerimin kalmaması sanırım. Mesela, dünyayı gezmek isterdim çocukken. Ne bileyim, bir sürü dil bileyim isterdim. Rastgele biriyle dünyanın bir yerinde sohbet etmek isterdim. Bir sürü şey bilen bir adam olmak isterdim. İnsanların uuu diyebileceği şeyler yapan birisi olmak isterdim. Büyüdüğümde bir çocuk da beni örnek alsın isterdim. Oldum. Oldum oldum da… eee. Sonra?! Hayat böyle bir şeymiş işte ya. Deli gibi hayaller kurduğumuz şeyler onlara ulaşana kadar parlakmış hep. Sabun köpüğü gibi dokununca yok olabiliyorlarmış. Mecnun çölleri aşıp Leyla’ya ulaştıktan sonra onun Leyla olduğunu kabullenmiyordu ya, o hesap. Çekilen çile mübah değil sevapmış, bize hep mübah diye öğrettiler. (Gerçi galiba dini de çok iyi bilmiyoruz da çaktırmayın. Hakem görmediği sürece oynamaya devam.) Hayalin kendisiymiş esas olan, ona ulaşmak değil. Ha bu tabi hiç hayalim olmadığı anlamına gelmiyor. Mesela bir arsa alayım, üstüne bir ev çakayım, bahçede bir tekne olsun. Basit şeyler. Yapması oldukça muhtemel şeyler. Peki bunlara ulaştıktan sonrası… Mecburen başka hayaller bulmak zorunda kalacağım. Belki Macchu Picchu’ya giderim. Gerçi her halukarda bu bir huzursuzluk sebebi de değil benim için. Kendimi zaman zaman, derisi kösele gibi olmuş, 3 5 tel kalmış ak saçları rüzgarda bir oraya bir buraya uçuşan bir dedenin, bir ağaç gölgesinde, hamakta, vücudunu yalayan rüzgarı hissederek yattığı gibi hissediyorum. Acaba bu kötü bir şey mi emin de olamadım bak şimdi. Belki hayallerimden zorum vardır bilemiyorum ki. Belki de doygunluğa ulaştım. Belki hayallerim bozuldu ya da hayal hastalıklarım var. Olur da bir gün hayal hastalıklarına dair bir hastane açılırsa, tedaviye giderim artık.

Hayal Hastalıkları Hastanesi - I

Hayal Hastalıkları Hastanesi - I

Trafik iyice sıkışmıştı. Taksi şoförü sağ elinin parmaklarını direksiyon üzerinde ardışık bir biçimde indirip kaldırıyordu. Arada oflayıp puflamayı da ihmal etmiyordu. Hatta onu bu trafiğe ben soktum diye içinden bana sövdüğünü bile hissedebiliyordum. Onun bu ruh hali beni daha da gerginleştiriyordu. Zamanım dardı, daha fazla bekleyemezdim. Taksimetrede yazan ücreti tamı tamına ayarlayıp, apar topar taksiden indim. Arabanın arkasına doğru geçip beklemeye başladım. Taksici bagajdaki valizimi çıkarır diye düşündüm fakat yerinden hiç kıpırdamadı bile. Yana doğru geçip, dikiz aynasında onunla göz göze gelmeye çalıştım. Bana umursamaz bir şekilde bakıyordu. “Valizimi indirir misiniz” diye rica edecek oldum ki bir anda bagaj kapısının açılma sesi geldi. Terbiyesiz adam, zahmet edip kıçını kaldıramadı. Valizimi yere indirdikten sonra bagaj kapısını o an ki sinirimle sert bir şekilde kapattım. Arkamdan ettiği küfürler, diğer araçların motor ve korna sesleri arasında kaybolup giderken, almış olduğum intikamdan gayet memnun bir şekilde yolun karşısına geçtim. Evet bagajı hızlı bir şekilde kapatarak intikam almıştım. Bir elimde ardımdan çektiğim tekerlekli valizim, diğer elimde İzmir’den İstanbul’a gelmeden önce rezervasyon yaptığım otelin adresi vardı. Birkaç dakika boyunca Kadıköy meydanına bakan ara sokaklardan birinde oteli buldum. Sarı bir cephesi, kahverengi söveli pencereleri vardı. Yanındaki eski bir binayla bitiştiği yer, o bölgeyi aşağıdan yukarıya kadar kaplayan sarmaşık nedeniyle gözükmüyordu. Cephesine dik bir şekilde yerleştirilen elips şeklinde bir tabelası vardı. Üzerinde adı yazıyordu : Köşk Otel. Kapısından içeri girmek için kaldırımdan aşağı üç-dört basamaklık bir merdivenden inmem gerekti. İçeri doğru yöneldiğimde beni bir resepsiyon bölümü karşıladı fakat ardında kimse yoktu. Bir kez “Merhaba” diye seslendim. Aksiseda gelmeyince tekrar daha yüksek bir sesle, merhabayı sessizliğe doğru bırakınca “Geliyorum” diye seslenen bir kadının cevabı geldi. Sesin geldiği arka bölüme doğru kafamı uzatarak, yaklaşan ayak seslerinin kime ait olduğunu çözmeye çalışıyordum. Sıcak bir tebessüm ile küt kestiği saçlarının büyük bir bölümü beyazlamış, gözlüklü, kendine göre bedeni büyük uzun kollu yeşil hırka giymiş bir kadın geldi yavaş adımlarla: - Merhaba, Hoş geldiniz. - Merhaba, ben Kemal. Kemal Koç. Rezervasyonum vardı otelinizde. - Aa merhaba, hoş geldiniz Kemal Bey. Biz de sizi bekliyorduk. Gerçi biz dediğime de bakmayın şu an tekim, bizim haytalar henüz gelmedi.” Uzağı gösteren gözlüklerini çıkartıp, boynunda asılı yakını gösteren gözlükleri taktı ve resepsiyon bölümüne geçti. Kimlik bilgilerimi sadece sağ elinin işaret parmağıyla teker teker klavyeye basarak bilgisayar sistemine girdi. Ardından arkasındaki panoya dönerek odamın anahtarını “Buyurun efendim” diyerek bana uzattı. Bunu derken yüzünde oluşan içten tebessüm gözlerini adeta çizgi haline getirmişti; gözlerinin yanında tebessüm ederken oluşan kıvrımlara eşlik ediyordu kısılmış gözleri. İçimden bir otele yerleşmek için aradığım kriter bu olmalı diye geçiriyordum o sıra. Bana kiralamış olduğu odaya gidecektim ki geri dönüp en yakın kuru temizleme dükkanının nerede olduğu sordum. İş görüşmesinde giyeceğim takım elbisem valiz içinde muhtemelen kırış kırış olmuştu. “Siz giysilerinizi hazırlayın ve haber verin, ben kuru temizlemeye söylüyorum gelip alsınlar” derken yine o tebessümü yüzündeydi. Ben tekrar teşekkür ederken odama çıktım. Hemen valizimden lacivert takım elbisemi ve gökyüzü mavisine yakın bir renkte olan gömleğimi çıkarıp bir askılığa takarak yatağın üzerine koydum ve telefonla resepsiyonu arayıp elbiselerimin hazır olduğunu söyledim. Kısa bir süre de elbiseleri almak için kuru temizlemenin çırağı geldi. Elbiseleri teslim ettikten sonra duşa girip çıktım. Duştan çıktığımda, elbiselerimin geri gelmesini bekledim. İş görüşmeme iki saatten daha az bir süre kalmıştı. İhtiyatlı olmak adına resepsiyonu tekrar aradım ve hızlı bir şekilde elbiselerimin gelmesi için ricada bulundum. Üzerimde sadece iç çamaşırlarımı giymiş bir şekilde yatağımda oturarak bekliyordum. Sıkılınca ayağa kalkıp volta atmaya başladığım sırada, kapım çalındı. Gelen kuru temizlemenin çırağıydı, cüzdanıma yönelip bir miktar para aldıktan sonra dışarı sadece kafamı çıkararak elbisemi aldım. Çırak para üstü verecek gibi oldu ki kısa bir tebessüm ile “Üstü kalsın” diyerek onu yolladım. Gelen elbiseleri giydikten sonra son kez aynaya bakarken bir şeyin eksik olduğunu fark ettim. Kravatımı takmayı unutmuştum. Valizime tekrar yönelerek kravatımı çıkardım. İstanbul’a gelmeden önce valizimi hazırladığımda babama kravatımı bağlatmıştım ama ucu düğümden çıkmış, bozulmuştu. Hiç sevmediğim bir aksesuar olduğu için daha bağlamayı bile bilmiyordum. Bir kaç kez deneme yaptım ama nafile beceremiyordum. Panik yapmaya başladım ve hemen aşağıya indim. Telaşlı bir şekilde resepsiyondaki kadına yöneldim. Sandalyesinde bulmaca çözüyordu, benim telaşlı halimi görünce o da birden ayağa kalktı : - Ne oldu Kemal Bey, sorun nedir ? - Kravat bağlamayı bilmiyorum, siz biliyor musunuz ? Ne olur bilin, acilen iş görüşmesine gitmem gerek. Kadın, gülümseyerek elindeki kalemi ve bulmacayı kalktığı sandalyenin üstüne bırakarak bana yaklaşıp elimden kravatımı aldı : - Yaptığınız telaşı görünce, ciddi bir şey oldu sandım. Lütfen gömleğinizin yakasını kaldırır mısınız ? Kravatımdaki düğümü çözüp, boynumun etrafında bir kez kravatı sardı. Kravatı iki eliyle boynumda bir makara gibi ileri geri çekip, ölçü aldıktan sonra düğümleri atmaya başladı ve devam etti konuşmaya : - Eşim de kravat bağlamayı bilmezdi. Evlendikten sonra uzun bir süre işe gitmeden önce hep kravatlarını ben bağladım. Aslında o emekli olana kadar da genelde ben bağlardım. İşten dönünce hep kravatlarını çözerek çıkarırdı. Fakat bazen küs olduğumuz zamanlarda kravatın düğümünü bozmadan çıkarırdı boynundan ki sabah bana muhtaç olmasın. Ama ben barışmak istediğimde gece uyumadan kravatını bozardım, sabah bana gelirdi. Ya da o barışmak isterse suçlu küçük bir çocuk gibi eliyle kravatını uzatarak yanıma gelirdi. Aramızdaki ilişkinin önemli bir parçası olmuştu giydiği kravatları. Emekli olduktan sonra bir gün o kravatlarını karıştırırken odaya girdiğimde dönüp bana aslında kravat bağlamayı benimle tanışmadan önce bildiğini itiraf etti. Ben neden böyle bir şey yaptığını sorduğumda, her sabah gözlerime bakarak, nefesimi hissederek, ellerimi boynunda hissederek güne başlamanın en güzel yolu buydu demişti. Bizi ailelerimiz evlendirmişti ve biz evlendikten sonra birbirimizi tanımaya başlamıştık. Görücü usulü işte. Sevgimizi belli etmekte sanırım ikimiz de yeterince acemiydik. Sıkmadı değil mi kravat, ikinci bağladığımda oldu sanırım. Ben anlattıklarına o kadar kaptırmıştım ki kendimi, kravatı hangi ara bozup tekrar bağladığını fark edememiştim. Ama ilgim halen anlattıklarındaydı : - Bence kendine emekli de olsa kravat taktığı bir iş bulmalı. Yalancıktan da olsa bu güzel ritüeliniz devam edebilsin. Kadın, yine gülümsedi ben böyle söyleyince fakat bu sefer yanaklarının üstünde oluşan kıvrımlar oluşmadı. Sahici olmayan bir gülümsemeydi bu sefer ki. Sırtını bana dönerek oturduğu sandalyesine geri yöneldi, kalemini ve bulmacasını aldıktan sonra, gözlüğünün üstünden bana bakarak : - Ben bazen sabahları yine kravatlarını bağlıyorum, ama artık onun boynuna değil, dizime bağlıyorum. Neyse Kemal Bey, siz iş görüşmesine geç kalacaksınız. Bence acele edin. Benim içime derin bir hüzün çökmüş ve kendimi tokatlamak istiyordum adeta. Bu durumda ne denilebilirdi bilmiyordum : - Gerçekten çok üzüldüm. Affedin beni sizin kötü hissetmenize neden olmak istemezdim. Bu arada adınız nedir ? Yine o tatlı gülümsemesiyle kafasını bulmacasından kaldırarak : - Önemli değil Kemal Bey, ben kötü hissetmiyorum siz de hissetmeyin olur mu ? Hay Allah, ben de adımı söylemedim değil mi, Adım Ayten. - Çok memnun oldum gerçekten. Şimdi gitmeliyim geldiğimde tekrar sizinle konuşmak isterim. Şimdilik hoşça kalın.

Herşeyibenbilirimizm

Ne yazsam, ne yazsam diye düşünürken, bunun düşünerek değil, bakınarak öğrenilebileceğini hatırladım. Sonra yazı konusu kapının önünde belirdi. Çağımızın en kafa tepici problemleri arasında zirveyi zorlayan “benbilirimizm.”

Elbette bunun post modern çağın mutasyonlarından nasibini alıp “herşeyibenbilirimizm” olduğunun da farkına çok geçmeden vardık. Bunun mektepliden mektepsize, varsıldan yoksula, çok çeşitli versiyonlarıyla aynı oksijeni, ayın pudra şekerini falan paylaşıyoruz.

Hiçbir şey hakkında tek kelime bilmeden sadece konu başlıklarını yorumlayarak, ‘uzman’ diye pompalananlara zamanında pek aldırmadık belki; ama o aslında ciddi bir pandeminin habercisiymiş. Sandık ki öyle kendi aralarında eğleniyorlar. Meğer toplum bu kolaycı ‘uzman’ kişilerden kapacağı kadar mikrop kapmış.

Bindiğin taksici gün boyu A hıbır dinleyip siyaset analisti çıkar mesela. İnsanların eğitim almadıkları alanda konuşmasına karşı değilim elbette. Ne insanlar gördüm kendini geliştirmiş, entelektüelin ulaşmak için kütüphaneler talan ettiği bilgiyi tek cümleyle özetleyebilmiş. O başka mesele. Benim bu yazıda bahsettiğim kişi, bir konuda hiçbir şey bilmediği halde, o konuda en çok konuşandır. Ve bizde de çok konuşanın çok bildiği varsayılır.

Eskiden de varlardı. Sesleri bu kadar gür değildi ama varlardı. Onlar palazlandı ve etraf hiçbir şeyden anlamayan ‘uzmanlarla’ doluverdi.

Bunun bir sonraki versiyonunu söyleyeyim. Küresel ısınmadan çok daha önce yok edici etkisini göreceğiz.

Bir gün fenalaşıp hastaneye gittiğimizde bize müdahale edenlerin kalbimize suni teneffüs, ağzımıza da kalp masajı yaptığını göreceğiz.

Yukarıdaki örnek çok abartı geldi, değil mi? Bu bir yok oluştur. Bu bilginin, bilimin, hakikatin yok sayılmasıdır. Toplumsal sonuçları, yukarıdaki örnektekinden çok farklı olmayacaktır.

Ayrıca böyle bir cehalet pandemisinin eğitim alanına nasıl hakim olduğunu görmedik mi? Sağlığa neden olmasın?

Merhaba;

Merhaba;

En son ne yazdım, ne zaman yazdım hatırlamıyorum bile. Yarını meçhul bir dönemde bundan sonra yazar mıyım derseniz onu da bilmiyorum. Yazsan bir dert yazmasan ayrı. Satmışım anasını, salıvermişim her şeyi misali kısır bir döngü içinde dolanıp duruyoruz. Sürekli mutant değiştiren koronavirüs salgını bir yandan, bir yandan ekonomik şartlar. Beceriksiz ama kendini dünyanın en iyisi sanan ve buna da müşteri bulan siyasi iklimde ne yaparız, ne ederiz inanın bilmiyorum. Belki de yukarı zıplamak için en dibi henüz görmedik. Şubat Ocak'tan, Mart Şubat'tan daha iyi olacak diyen canım damat bakanım da en son hakkımızda hayırlısı deyip ortadan kayboldu. En azından yalandan da olsa umut veriyordu ! Neyse; Yeni bir başlangıç mekanında içinizi daha fazla karartmadan kısa keseyim. Yarın ola hayrola. Cevdet Aykan Demir

İşte yine yeniden...

İşte yine yeniden...

Blogaj'a Hoş Geldin !

Blogaj'a Hoş Geldin !

Galaksi Gezgini, 
Manfi Gezegeni Bilgi Notu

Galaksi Gezgini,
Manfi Gezegeni Bilgi Notu

Başlangıçlara...

Başlangıçlara...

Dervişin Kaderi Veyahut Kederi

Dervişin Kaderi Veyahut Kederi