Hayal Hastalıkları Hastanesi - I

Trafik iyice sıkışmıştı. Taksi şoförü sağ elinin parmaklarını direksiyon üzerinde ardışık bir biçimde indirip kaldırıyordu. Arada oflayıp puflamayı da ihmal etmiyordu. Hatta onu bu trafiğe ben soktum diye içinden bana sövdüğünü bile hissedebiliyordum. Onun bu ruh hali beni daha da gerginleştiriyordu. Zamanım dardı, daha fazla bekleyemezdim. Taksimetrede yazan ücreti tamı tamına ayarlayıp, apar topar taksiden indim. Arabanın arkasına doğru geçip beklemeye başladım. Taksici bagajdaki valizimi çıkarır diye düşündüm fakat yerinden hiç kıpırdamadı bile. Yana doğru geçip, dikiz aynasında onunla göz göze gelmeye çalıştım. Bana umursamaz bir şekilde bakıyordu. “Valizimi indirir misiniz” diye rica edecek oldum ki bir anda bagaj kapısının açılma sesi geldi. Terbiyesiz adam, zahmet edip kıçını kaldıramadı. Valizimi yere indirdikten sonra bagaj kapısını o an ki sinirimle sert bir şekilde kapattım. Arkamdan ettiği küfürler, diğer araçların motor ve korna sesleri arasında kaybolup giderken, almış olduğum intikamdan gayet memnun bir şekilde yolun karşısına geçtim. Evet bagajı hızlı bir şekilde kapatarak intikam almıştım.


Bir elimde ardımdan çektiğim tekerlekli valizim, diğer elimde İzmir’den İstanbul’a gelmeden önce rezervasyon yaptığım otelin adresi vardı. Birkaç dakika boyunca Kadıköy meydanına bakan ara sokaklardan birinde oteli buldum. Sarı bir cephesi, kahverengi söveli pencereleri vardı. Yanındaki eski bir binayla bitiştiği yer, o bölgeyi aşağıdan yukarıya kadar kaplayan sarmaşık nedeniyle gözükmüyordu. Cephesine dik bir şekilde yerleştirilen elips şeklinde bir tabelası vardı. Üzerinde adı yazıyordu : Köşk Otel. Kapısından içeri girmek için kaldırımdan aşağı üç-dört basamaklık bir merdivenden inmem gerekti. İçeri doğru yöneldiğimde beni bir resepsiyon bölümü karşıladı fakat ardında kimse yoktu. Bir kez “Merhaba” diye seslendim. Aksiseda gelmeyince tekrar daha yüksek bir sesle, merhabayı sessizliğe doğru bırakınca “Geliyorum” diye seslenen bir kadının cevabı geldi. Sesin geldiği arka bölüme doğru kafamı uzatarak, yaklaşan ayak seslerinin kime ait olduğunu çözmeye çalışıyordum. Sıcak bir tebessüm ile küt kestiği saçlarının büyük bir bölümü beyazlamış, gözlüklü, kendine göre bedeni büyük uzun kollu yeşil hırka giymiş bir kadın geldi yavaş adımlarla:


- Merhaba, Hoş geldiniz.


- Merhaba, ben Kemal. Kemal Koç. Rezervasyonum vardı otelinizde.


- Aa merhaba, hoş geldiniz Kemal Bey. Biz de sizi bekliyorduk. Gerçi biz dediğime de bakmayın şu an tekim, bizim haytalar henüz gelmedi.”


Uzağı gösteren gözlüklerini çıkartıp, boynunda asılı yakını gösteren gözlükleri taktı ve resepsiyon bölümüne geçti. Kimlik bilgilerimi sadece sağ elinin işaret parmağıyla teker teker klavyeye basarak bilgisayar sistemine girdi. Ardından arkasındaki panoya dönerek odamın anahtarını “Buyurun efendim” diyerek bana uzattı. Bunu derken yüzünde oluşan içten tebessüm gözlerini adeta çizgi haline getirmişti; gözlerinin yanında tebessüm ederken oluşan kıvrımlara eşlik ediyordu kısılmış gözleri. İçimden bir otele yerleşmek için aradığım kriter bu olmalı diye geçiriyordum o sıra.


Bana kiralamış olduğu odaya gidecektim ki geri dönüp en yakın kuru temizleme dükkanının nerede olduğu sordum. İş görüşmesinde giyeceğim takım elbisem valiz içinde muhtemelen kırış kırış olmuştu. “Siz giysilerinizi hazırlayın ve haber verin, ben kuru temizlemeye söylüyorum gelip alsınlar” derken yine o tebessümü yüzündeydi. Ben tekrar teşekkür ederken odama çıktım. Hemen valizimden lacivert takım elbisemi ve gökyüzü mavisine yakın bir renkte olan gömleğimi çıkarıp bir askılığa takarak yatağın üzerine koydum ve telefonla resepsiyonu arayıp elbiselerimin hazır olduğunu söyledim. Kısa bir süre de elbiseleri almak için kuru temizlemenin çırağı geldi. Elbiseleri teslim ettikten sonra duşa girip çıktım.


Duştan çıktığımda, elbiselerimin geri gelmesini bekledim. İş görüşmeme iki saatten daha az bir süre kalmıştı. İhtiyatlı olmak adına resepsiyonu tekrar aradım ve hızlı bir şekilde elbiselerimin gelmesi için ricada bulundum. Üzerimde sadece iç çamaşırlarımı giymiş bir şekilde yatağımda oturarak bekliyordum. Sıkılınca ayağa kalkıp volta atmaya başladığım sırada, kapım çalındı. Gelen kuru temizlemenin çırağıydı, cüzdanıma yönelip bir miktar para aldıktan sonra dışarı sadece kafamı çıkararak elbisemi aldım. Çırak para üstü verecek gibi oldu ki kısa bir tebessüm ile “Üstü kalsın” diyerek onu yolladım.


Gelen elbiseleri giydikten sonra son kez aynaya bakarken bir şeyin eksik olduğunu fark ettim. Kravatımı takmayı unutmuştum. Valizime tekrar yönelerek kravatımı çıkardım. İstanbul’a gelmeden önce valizimi hazırladığımda babama kravatımı bağlatmıştım ama ucu düğümden çıkmış, bozulmuştu. Hiç sevmediğim bir aksesuar olduğu için daha bağlamayı bile bilmiyordum. Bir kaç kez deneme yaptım ama nafile beceremiyordum. Panik yapmaya başladım ve hemen aşağıya indim. Telaşlı bir şekilde resepsiyondaki kadına yöneldim. Sandalyesinde bulmaca çözüyordu, benim telaşlı halimi görünce o da birden ayağa kalktı :


- Ne oldu Kemal Bey, sorun nedir ?


- Kravat bağlamayı bilmiyorum, siz biliyor musunuz ? Ne olur bilin, acilen iş görüşmesine gitmem gerek.


Kadın, gülümseyerek elindeki kalemi ve bulmacayı kalktığı sandalyenin üstüne bırakarak bana yaklaşıp elimden kravatımı aldı :


- Yaptığınız telaşı görünce, ciddi bir şey oldu sandım. Lütfen gömleğinizin yakasını kaldırır mısınız ?


Kravatımdaki düğümü çözüp, boynumun etrafında bir kez kravatı sardı. Kravatı iki eliyle boynumda bir makara gibi ileri geri çekip, ölçü aldıktan sonra düğümleri atmaya başladı ve devam etti konuşmaya :


- Eşim de kravat bağlamayı bilmezdi. Evlendikten sonra uzun bir süre işe gitmeden önce hep kravatlarını ben bağladım. Aslında o emekli olana kadar da genelde ben bağlardım. İşten dönünce hep kravatlarını çözerek çıkarırdı. Fakat bazen küs olduğumuz zamanlarda kravatın düğümünü bozmadan çıkarırdı boynundan ki sabah bana muhtaç olmasın. Ama ben barışmak istediğimde gece uyumadan kravatını bozardım, sabah bana gelirdi. Ya da o barışmak isterse suçlu küçük bir çocuk gibi eliyle kravatını uzatarak yanıma gelirdi. Aramızdaki ilişkinin önemli bir parçası olmuştu giydiği kravatları. Emekli olduktan sonra bir gün o kravatlarını karıştırırken odaya girdiğimde dönüp bana aslında kravat bağlamayı benimle tanışmadan önce bildiğini itiraf etti. Ben neden böyle bir şey yaptığını sorduğumda, her sabah gözlerime bakarak, nefesimi hissederek, ellerimi boynunda hissederek güne başlamanın en güzel yolu buydu demişti. Bizi ailelerimiz evlendirmişti ve biz evlendikten sonra birbirimizi tanımaya başlamıştık. Görücü usulü işte. Sevgimizi belli etmekte sanırım ikimiz de yeterince acemiydik. Sıkmadı değil mi kravat, ikinci bağladığımda oldu sanırım.


Ben anlattıklarına o kadar kaptırmıştım ki kendimi, kravatı hangi ara bozup tekrar bağladığını fark edememiştim. Ama ilgim halen anlattıklarındaydı :


- Bence kendine emekli de olsa kravat taktığı bir iş bulmalı. Yalancıktan da olsa bu güzel ritüeliniz devam edebilsin.


Kadın, yine gülümsedi ben böyle söyleyince fakat bu sefer yanaklarının üstünde oluşan kıvrımlar oluşmadı. Sahici olmayan bir gülümsemeydi bu sefer ki. Sırtını bana dönerek oturduğu sandalyesine geri yöneldi, kalemini ve bulmacasını aldıktan sonra, gözlüğünün üstünden bana bakarak :


- Ben bazen sabahları yine kravatlarını bağlıyorum, ama artık onun boynuna değil, dizime bağlıyorum. Neyse Kemal Bey, siz iş görüşmesine geç kalacaksınız. Bence acele edin.


Benim içime derin bir hüzün çökmüş ve kendimi tokatlamak istiyordum adeta. Bu durumda ne denilebilirdi bilmiyordum :


- Gerçekten çok üzüldüm. Affedin beni sizin kötü hissetmenize neden olmak istemezdim.

Bu arada adınız nedir ?


Yine o tatlı gülümsemesiyle kafasını bulmacasından kaldırarak :


- Önemli değil Kemal Bey, ben kötü hissetmiyorum siz de hissetmeyin olur mu ? Hay Allah, ben de adımı söylemedim değil mi, Adım Ayten.


- Çok memnun oldum gerçekten. Şimdi gitmeliyim geldiğimde tekrar sizinle konuşmak isterim. Şimdilik hoşça kalın.

13 görüntüleme0 yorum