Hamakta Sallansak

Çocukken ışığa uzun süre bakarsam gözlerimde ışık depolayıp karanlıkta da görebileceğimi zannederdim. Çokça da denerdim, hatta “başarılı oldum, evet gördüm!” diye triplere de girerdim. Çocukluk işte. Çocukken herkes kadar aptaldım ben de. Gerçi şimdiki çocuklar gerçekten harikalar. Kandırmak mümkün değil ama hiç onlara girmeyelim sevgili Brütüs boşver. Sahi bugün bakışların pek bir delici, hayrolsun inşallah. Neyse ne diyordum? Hah çocukken aptaldım. İnşallah bir gün büyüyeceğim ama inanıyorum.

Galiba yaşlanıyorum. Öyle hissediyorum. Kendimi gözlemlemeyi severim. Peynirli gözlemeyi de severim bak. Ama rica ediyorum şu an sevdiğim şeylerin listesini yapmayacağım. Aslında genel olarak gözlem yapmayı severim de, kendim, favori laboratuvar farem olabilirim. Üzerimde çeşitli deneyler yapmayı, kendime çeşitli oyunlar oynamayı hep severim. Eskiye kıyasla hareketlerimin değiştiğini gözlemliyorum da, garip geliyor. Ben kolay kolay değişmem, hayata karşı bir bakışım var benim derdim, değilmiş. Farkettim.

Bazen kafamın arkasında bedenimi yöneten farklı biri varmış gibi geliyor. Uzaktan izliyormuşum gibi bir his. Yani evet bir hayat yaşıyorum ama, bazen tamamen kopmuş bir şekilde her bir yaptığım şeyi, her bir aldığım kararı refleks olarak yapıyormuş da bunu da bir film gibi izliyormuş gibi hissediyorum. (ama çok gibi demişim be) Gibi gibi yani. Gibi gibi happy nation… (çocukken happy nation ın nakaratını “gibi gibi happy nation” diye söylerdim. Çocukken herkes kadar aptal olduğumu söylemiş miydim? Oyyy açtım bu vesileyle Ace of Base – Happy Nation dinliyorum. Rica ederim bal porsuğum, tam şu an dur ve youtube’dan aç sen de dinle. Hatta linkini de bırakabilirim. Yeni sekmede aç olur mu? Ya da dur ya! Bu sayfada aç, sonra sayfayı tekrar yükle. Yazı çok okunmuş gibi gözüksün. Malum hepimiz şark kurnazıyız, severiz böyle kurnazlıkları. Sahi memleket nereydi senin ya? Neyse ben parantezi kapatayım da harfler dökülmesin.)

Bu kafamın arkasında bedenimi yöneten abi iyi niyetli, saf temiz biri gibi sanki. Gerçi Siyah Giyen Adamlar’daki ufak uzaylılar ebatında ama bence bıyığı falan var, oldukça Orta Anadolu yiğidi bir dayı. Daha çok sanki kapıcı gibi bir tip ama, çok öyle bir yetkisi de varmış gibi değil. Kesinlikle apartman yöneticiliği yapamaz. Yani ben takılıyorum, keyfime bakıyorum. Ona da ayak işlerini kaptırıyorum. Gerçi zaman zaman hayatı yakalayamıyormuşum, sanki o an orada değilmişim gibi hissettiğim de olmuyor değil ama, her şeyin bir bedeli var. Bence bu yaşlanmak diye adlandırabileceğim süreçle alakalı.

Sen ey sevgili yaşı benden büyük güzel abim, canım ablam! Örgüsünü örerken göz ucuyla beni okuyan sevgili teyzem, kısıtlamadan dolayı kahvehanelere dolup taşamadığı için mecburen bloglara saran kısa Maltepe kokulu hacı emmim. Sakın ola sakın, düdük makarnası yaşın kaç başın kaç da “aman yaşlanıyorum, ahey caney, yaşlandım!” diye feryat ediyorsun deyu düşünmeyesin. Öyle düşünürsen üzülürüm, kırılırım, darılır ve biraz da dudak büzerim. Gel otur hele. Zira yaşlanmanın doğduğumuzdan beri süregelen bir şey olduğuna inanırım. İş bu sebepten keyfime bakmaya çalışırım. Hepimizin sonunun gübre olmak gerçeğini de kabullendiğim için çok da sorun ettiğim bir olgu değil aslında yaşlanmak. Hatta, benim bu yaşımı göremeden giden, tanıdığım birkaç can için de yaşıyorum mesela.

Benim için yaşlanmak kavramı yaştan çok bağımsız aslında. Ben gelmek istediği noktaya geldiği için, gitmek istediği çok da bir nokta kalmaması hastalığından muzdaribim ve bu hastalık da insanı biraz erken yaşlandırıyor olabilir. Tam olarak mevzu, çocukken hayalini kurduğum adama dönüşmüş olmam. Şayet birazdan öleceksem, o an, gerçekleştiremediğim şeylerin hiç biri aklıma gelmez muhtemelen. Pek bir pişmanlık yok kesemde. Tühlü geçmiş zamanla yazılan hikayeler yok romanımı yazsam hayat olur kitabımda. Sadece çocukken herkes kadar aptaldım hepsi bu. O da çok dişe dokunur aptallıklar değil zaten.

Esas sorun, yaşamak için çok ciddi hayallerimin kalmaması sanırım. Mesela, dünyayı gezmek isterdim çocukken. Ne bileyim, bir sürü dil bileyim isterdim. Rastgele biriyle dünyanın bir yerinde sohbet etmek isterdim. Bir sürü şey bilen bir adam olmak isterdim. İnsanların uuu diyebileceği şeyler yapan birisi olmak isterdim. Büyüdüğümde bir çocuk da beni örnek alsın isterdim.

Oldum.

Oldum oldum da… eee. Sonra?!

Hayat böyle bir şeymiş işte ya. Deli gibi hayaller kurduğumuz şeyler onlara ulaşana kadar parlakmış hep. Sabun köpüğü gibi dokununca yok olabiliyorlarmış. Mecnun çölleri aşıp Leyla’ya ulaştıktan sonra onun Leyla olduğunu kabullenmiyordu ya, o hesap. Çekilen çile mübah değil sevapmış, bize hep mübah diye öğrettiler. (Gerçi galiba dini de çok iyi bilmiyoruz da çaktırmayın. Hakem görmediği sürece oynamaya devam.) Hayalin kendisiymiş esas olan, ona ulaşmak değil.

Ha bu tabi hiç hayalim olmadığı anlamına gelmiyor. Mesela bir arsa alayım, üstüne bir ev çakayım, bahçede bir tekne olsun. Basit şeyler. Yapması oldukça muhtemel şeyler. Peki bunlara ulaştıktan sonrası… Mecburen başka hayaller bulmak zorunda kalacağım. Belki Macchu Picchu’ya giderim. Gerçi her halukarda bu bir huzursuzluk sebebi de değil benim için. Kendimi zaman zaman, derisi kösele gibi olmuş, 3 5 tel kalmış ak saçları rüzgarda bir oraya bir buraya uçuşan bir dedenin, bir ağaç gölgesinde, hamakta, vücudunu yalayan rüzgarı hissederek yattığı gibi hissediyorum. Acaba bu kötü bir şey mi emin de olamadım bak şimdi.

Belki hayallerimden zorum vardır bilemiyorum ki. Belki de doygunluğa ulaştım. Belki hayallerim bozuldu ya da hayal hastalıklarım var. Olur da bir gün hayal hastalıklarına dair bir hastane açılırsa, tedaviye giderim artık.

9 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Herşeyibenbilirimizm

Ne yazsam, ne yazsam diye düşünürken, bunun düşünerek değil, bakınarak öğrenilebileceğini hatırladım. Sonra yazı konusu kapının önünde belirdi. Çağımızın en kafa tepici problemleri arasında zirveyi zo